MÜMİNİN KİMLİĞİ:  MASUMİYET VE SAMİMİYET

Dünyada yaşanan hayat, insanlardan hangilerinin iyi, hangilerinin kötü davranışlarda bulunduklarının belirlenmesi için Yüce Allah'ın yarattığı bir deneme süresidir. Bu süre boyunca insanlar pek çok hata yapabilir, kusurlu davranışlarda bulunabilirler. İman eden insanların amacı bu hatalarından, kusurlarından, eksikliklerinden bir an önce arınarak Allah'ın rızasını kazanmak ve cennete yakışır bir ahlaka ulaşmaktır.

İman eden samimi ve vicdanlı insan her türlü kötülükten ve eksiklikten kurtulmayı içten arzu eder, Allah’ın sınırlarını korumaya çalışır, kendini Rabbinin rahmetinden yoksun bırakabilecek çirkin davranışlardan kaçınır. Kötü bir davranışta bulunup yaptığı hatayı farkettiğinde ise, hemen Allah’tan bağışlanma diler, tevbe ederek O’na yönelir. Bu nedenlerle mümin masumdur, saf ve temizdir. Ve müminin masumiyeti yüzünden okunur.

Kesin bilgiyle iman eden müminin en önemli özelliklerinden biri de, içiyle dışının bir olması, kalbinde hissettiklerini karşısındaki insana olduğu gibi yansıtması, alabildiğine dürüst, açık ve net, kısacası samimi olmasıdır. Samimiyet, kişinin gerçek düşüncelerini ve gerçek kimliğini hiç saklamadan, hiç hesap yapmadan, kendisini olduğundan farklı göstermeye çalışmadan açıkça ortaya koymasıdır. Samimiyet, kalpte yaşanmadığı takdirde hiçbir şekilde taklidinin yapılamayacak bir özelliktir. Samimi insanın tüm tavırları doğal ve içinden geldiği şekildedir ve bu doğallık da insanlar üzerinde çok derin ve olumlu bir etki oluşturur. Samimi insanın bakışları, konuşması, üslubu, mimikleri çok doğal ve etkileyicidir.

Her şeyin başı samimiyettir çok  candan olmaktır, çok güzel huylu olmaktır. İnsanın derinliği olması ve o insanın içindeki derinliği keşfetmek çok güzeldir, yüzeysellik insanları mahvetmektedir. Günümüzde dünyada maddeci, suni, yapmacık bir yapı meydana gelmiştir ve insanlar kendi bedenleri kendi elleriyle öldürmektedirler. Kendi sevgilerini kendi elleriyle yok etmektedirler.

Sevgi ve samimiyet gittikten sonra geriye ceset kalır. Yani kokuşmuş bir ceset kalır ve artık o zaman insan için çile günleri, acı günleri ve sürünme başlar.Gün boyu çalışır para kazanır, o parayla gider ,akşam yemeğini yer, biraz televizyon seyreder, dedikodu yapar, tartışır ve uyur. Ertesi gün yine işe gider, yine çalışır, yine bir parça yemek yer, yine bir parça dedikodu ve kavga.Kısacası, samimiyetsiz kişi çile dolu bir hayat yaşar.

İnsan dünyada olabilecek en kolay şeyi düşünürse, en zevkli ve en kolay, insanı rahatlatacak şey olarak samimiyeti bulacaktır. En kolay, en zevkli, insanı en rahatlatan, Allah’la bağlantısını çok güçlü hale getiren gücün adı SAMİMİYETTİR. Ama samimiyette insanlar genellikle maddi yönden çok şey kaybederler, buna karşı da mantık kullanırlar. Mesela, kişi doğruyu fark eder ama mantığını kullanır. Mantık insana çok şey kazandıracak gibi görünür ama mantığı kullananlar hep sürünürler. Hep acı içinde, hep aşağılanarak ve eziyet içinde yaşarlar. Kısacası mantık kullananlar,hep bir hayat mücadelesi ve boğuşma içindedirler.

Mantıkla insanlar çok şey kazanacağını zannederler, Allah orada gizli bir tuzak kurmuştur. Samimiyete de Allah bir tuzak kurmuştur; samimiyet insana ateş gibi görünür. Halbuki insan onun içine girdiğinde, onun tertemiz su olduğunu anlar.

Mantık da insana cennet gibi görünür, içine girdiğinde insan cehenneme girdiğini anlar. Yani, mantık Allah’ın kurduğu bir tuzaktır. Genellikle samimiyetin çevresi böyle zorluklarla dolu gibi görünür. Yani insan samimi olduğunda çok şey kaybeder gibi görünür. Gerçekten de kaybeder ama kaybettikçe de kazanır. Mesela, insan fakir görür, bolca para verir. Allah kat kat fazlasını nasip eder ve sağlık sıhhat olarak karşılığını alır. Ama diğeri mantığını kullanır, fakirlere para vermez. Ancak o parayı, hastalandiğında hastane parası yapar, hastanede harcar.

Din ahlakını yaşamanın temel şartı samimiyet ve doğallıktır. Bir insanın İslam ahlakını yaşaması ve dolayısıyla gerçek mutluluk ve kurtuluşa ulaşması, ancak Allah'a, kendisine ve diğer insanlara karşı son derece samimi olmasıyla mümkün olabilir. Çünkü iman, ancak samimiyet zemini üzerine kurulabilir.




Ahiretteki sonsuz hayata karşılık dünyada geçirilen sürenin kısalığı, insanın kendisini kandırmasını değil, son derece açık bir şuurla ve dikkatle kulluk görevini yerine getirmesini gerektirir. Bu da, kişinin her an vicdanının sesini dinlemesi ve Kuran ahlakına uyması ile mümkündür. Samimi olarak iman eden bir insan için başka bir yol yoktur. İnsanın dünyada yaşadığı süre boyunca her geçen saniye ölüme ve hesap gününe biraz daha yaklaştığını, yaptığı her davranışın, aklından geçen her düşüncenin Allah'ın bilgisi dahilinde olduğunu ve bunlardan sorumlu tutulacağını düşünmesi, kendisi için en güzel ve kazançlı olan yoldur.

“Azab size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve O'na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. Rabbinizden, size indirilenin en güzeline uyun; siz hiç şuurunda değilken, azab apansız size gelip çatmadan evvel.” (Zümer Suresi, 54-55)

Pek çok insan samimiyetin bu gücünden ve etkisinden habersizdir. Bu nedenle de, ancak samimiyet ile kazanılabilen bu özellikleri çok farklı tavırlarda ararlar. Kimi insanlar karşılarındaki kişileri etkilemek için yapmacık tavırlara başvururlar. Karşılarındaki kişinin en çok hangi tavırlardan, hangi düşüncelerden etkileneceğini düşünüyorlarsa, içlerinden gelmediği ya da o şekilde düşünmedikleri halde, karşı tarafı hoşnut edebilmek için o şekilde görünmeye çalışırlar. Her insanın birbirinden çok farklı karakter özelliklerine sahip olması nedeniyle de, herkesin yanında farklı bir kişiliğe bürünmeye, farklı tavırlar sergilemeye, farklı düşünceleri savunuyormuş gibi görünmeye çalışırlar. Oysa bu samimiyetsiz yaklaşım onları ikiyüzlü davranmaya yöneltir. Öte yandan içten gelmeyen bu yapmacık tavırlar, kişinin gerçek karakterini yansıtmadığı için karşı taraf üzerinde de beklenilen etkiyi oluşturmaz.


Hatta tam tersine iticilik, soğukluk ve uzaklık meydana getirir. Bu kişinin gerçek kişiliğini gizlediğini ve her tavrının yapmacık olduğunu bilmek, karşısındaki kişi üzerinde bir tedirginlik ve güvensizlik oluşmasına neden olur. İman eden bir insanda ise, asla bu ahlak özelliklerine rastlanmaz. Müminler, yalnızca Allah’ın rızasını gözetirler, Kuran’da tavsiye edilen üstün ahlak özelliklerini üzerlerinde taşırlar ve bu özellikleri yüzlerine de temiz ve güven veren bir görünüm olarak yansır.

Yapmacık tavır, Kuran ahlakının dışında bir yaşam çizildiğinde ortaya çıkar. Bu da kişileri Allah’ın rızasını değil, insanların rızası gözeten dolayısıyla kayıpta olan bir yaşama sürükler. Yüce Rabbimiz Allah, Kendisi’ne şirk koşulmasını affetmeyeceğini Kuran’da şöyle bildirmiştir:

“Gerçekten, Allah, Kendisi’ne şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur.” (Nisa Suresi, 48)




Allah Kuran’da, kendilerini insanların rızasını ve hoşnutluğunu kazanmaya adamış kişilerin durumunu ise şöyle bir örnekle açıklamıştır:

“Allah (ortak koşanlar için) bir örnek verdi: Kendisi hakkında uyumsuz ve geçimsiz bulunan, sahipleri de çok ortaklı olan (köle) bir adam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd, Allah’ındır. Hayır onların çoğu bilmiyorlar.” (Zümer Suresi, 29)